‘Süveydiye’nin Çiçekleri’ filminin Göstergebilimsel Çözümlemesi
Sinema filmleri temelde çok ayrıntılı, uzun metinlerdir. Öyküler anlatılır ve bunu da çoğunlukla bir anlatıcının perspektifinden yapar. Hayattan, insanlık tarihinden, kültüründen etkilenir.
Filmin yapısını ana eksenini, olayların ve karakterlerin zaman içindeki gelişmesi oluşturur. Zaman öğesi, iki yönlü özellik gösterir. İlki eylemin geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süredir. İkincisi ise zaman öğesinin süre boyutunun yanı sıra, tarihsel boyutu da vardır. Dikkatimizi zaman kavramına ve zaman içinde bir sıralanış olgusuna yöneltir. Anlatılan olay ve durum belli bir mekanda geçer. Bu olayların geçtiği coğrafi, tarihsel veya psikolojik yerdir. Çevre öğesi kişilerden ve olaylardan daha fazla önemlidir.
İzlediğim Süveydiye’nin Çiçekleri filminin yönetmeni, Zafer Özgentürk, Türkiye’nin çok kültürlülükle adını en çok duyuran bölgelerinden Hatay’da çektiği filmde, bölgede yaşayan Araplar, Türkler, Kürtler, Ermeniler, kendi hayat hikayeleri üzerinden ‘halkların gerçek kardeşliğini’ ve beraber yaşama kültürünü halkların ağzından aktarmalarını sağlamıştır. Çalışma, kültürler arası iletişim odaklı bir çalışmadır. Çeşitli etnik ve dini grupların bir arada yaşama pratiklerini, Samandağ’lıların anıları üzerinden anlatan film, çeşitli şehirlerde gösterilmektedir ve ilgiyle de izlenmektedir. Şu anda Kıbrıs’ta gösterimdedir. Etnosantrik davranışların yarattığı gerçek hikayelerden oluşan film sosyolojik ve psikolojik dünya insanlarının sorunlarına işaret etmektedir.
Zafer Özgentürk, kendi deneyimlerinde yaşadığı sorunlarını, müthiş bir gözlem gücüyle sentezleyerek bize gerçeğin yeni bir boyutunu, bilincimizin, aslında bir şekilde hep bildiğimiz, ama pek göremediğimiz ‘karşı kutbunu’, ‘öteki tarafını’ Süveydiye’nin Çiçekleri filminde başarıyla göstermiştir.
Her anlatı başlangıç durumundan bitiş durumuna gelinceye kadar bir dönüşüm süreci geçirir. Bu süreç, ‘dönüştürücü öğe’, ‘eylemler dizisi’, ‘dengeleyici öğe’olmak üzere üç aşamada gerçekleşir. Bu tür metinlerde, di’li geçmiş zaman ve şimdiki zamanın hikayesi en çok görülen fiil zamanlarıdır. Birincisinde olayın anlatımı, ikincisinde ise betimlemeler ön plandadır. Anlatısal metinlerde daha çok eylem bildiren fiiller kullanılırken, betimsel metinlerde durum bildiren fiiller yer alır.
Sinema sürekli farklı hazlar sunar. Farklı arayışlarla kendini ifade etme isteğidir. Mutluluk, sevinç, aşk, ölüm, intikam, savaş, barış, ideolojik, psikolojik gibi. İzlediğim ‘Süveydiye’nin Çiçekleri’ filmin bir yazın dili yoktur. Yönetmen, şehir şehir dolaşıp, insan hikayelerini sözel olarak çeşitli etnik ve dini grupların bir arada yaşama pratiklerini, Samandağ’lıların anıları üzerinden aktarmaktadır.
Filmde ki anlatılardan, ‘düz anlamlarının dışında alt anlam olarak adlandırılabilecek yan anlamları da vardır. Var olan ideoloji aslında bu yan anlamlar aracılığı ile yayılır.’ Yan anlamlar yaratmak için sanatın özgün dilini kullanan sanatçı, pek çok göstergeyi birleştirerek bir dizi oluşturmuştur. Filmdeki bu dizi, renkleri, diyalogları, kamera hareketlerini ve daha birçok bileşeni içerir. Yani, ‘alıcı hareketlerinden, renklerden, oyuncuların(konuşanlar) diyaloglarına dek her şey bir gösteren olarak kabul edilir. Bir dil gibi izleyiciye aktarılır.’ Bu göstergeler dizisini incelemek için kullanılan göstergebilimsel yöntemi sinemaya da adapte etmek mümkündür. Yaratılan evrenin bir parçası olduğu ve bir göndergesi varsa bunun, dış gerçekte değil yine o evrenin içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Düşünce, duygu ve davranışlarımız kültürel ve ailevi geçmişimizin yanısıra o anki çevremizden de etkilenir.
Anlatı çözümlemesi alanlarında çalışmalar yapan Vladimir Propp’un çalışmaları tam olarak göstergebilim kuramı içinde değerlendirilemese de, anlatı yapılarını çözümleme bakımından çok önemlidir. Anlatı düzeyi, iç içe geçmiş olaylar örgüsüyle birbirine bağlanmıştır. Özellikle kapsayan anlatı, filmde gerçekleşecek olay örgülerine gerekçeler sunmadan kapsanan anlatıyı gerçekçi ve inandırıcı kılma görevi üstlenmesini gerçek kişilerin yaşanmışlıklarını kendi ağzından aktarmaktadır. Anlatıların sözdizimsel boyutundaki birimleri (Gönderici/ Gönderilen; Özne/ Nesne, Yardımcı/ Engelleyici), eyleyenleri ve bu birimlerin söylemlerdeki değişik biçimlerini (kişiler, figürler) ele almıştır. Genel izlemin anlatısal düzeyinde ise anlatıdaki kişiler ve eylemler yapılan işlevlere bağlı olarak çözümlenir. Buradaki incelemede de, kişiler, hem adları ile hem de yaptıkları eylemlerle ve gerçekleştirdikleri işlevlerle kendi kendilerini tanımlanmışlardır.
Zafer Özgentürk, yaptığı işin, çıkış noktasını;’ Kişisel deneyimlerimin de etkisiyle zaten uzun süredir kültürler arası iletişim odaklı bir çalışma yapmak istiyordum. Ben de Türkiye’deki her azınlık mensubu gibi, evdeki kültürle, çoğunluk tarafından dayatılan sosyal yaşam pratikleri arasındaki uçurumu fark ederek büyüdüm. Burada bir sorun var, böyle olmamalı diyordum. Farklı halklar, farklı kültürler birbirini tanıyıp, kendi kültürlerini, beraber yaşamayla ilgili fikirlerini anlatırlarsa, aralarındaki bu uçurumun bir nebze olsun kapanacağını düşündüm. Her toplum diğerini küçümseyen bir jargona sahip. ‘Mal bulmuş Mağribi gibi’ benzetmesinden tutun da, ‘mum söndü’ çirkin yakıştırmasına kadar toplulukların arasını açmaktan başka hiç bir işe yaramayan bu gerici refleks, maalesef tüm halkların kültürleri içerisinde yer bulmuş. Sürekli slogan halinde dile getirilen halkların kardeşliğinin, bu tip gündelik yaşam pratiklerine değinmeden anlaşılamayacağına inanıyorum.’ Diyerek anlatır. Ve ‘Samandağ ve Antakya’da yaşayan, çeşitli enik ve dini kimliklere sahip insanlar, kendi hikayeleri, etnosantrik deneyimlerini anlatıyor. Belgeselimizin ismindeki çiçekler gibi yüzyıllardır Süveydiye yöresinde bir arada yaşayagelmiş Arap, Ermeni, Türk, Kürt (Sünni, Alevi, Hıristiyan, Ortodoks, Katolik) gruplar, başka yörelere nazaran, birlikte kurmayı başardıkları ortak yaşamla, aslında Anadolu’nun aydınlık tarafını temsil ediyor. Etnosantrik davranışların yarattığı gerçek hikayelerden oluşan belgesel sosyolojik açıdan da geleceğe ışık tutuyor… Kimsenin milliyetinden dilinden ve kültüründen dolayı aşağılanmadığı bir dünya özlemiyle çıkıldı yola…’ diyerek devam eder.
Bana göre bu araştırmanın genel amacı; yaşananların ve tarihin, estetik bir açıdan eleştirilmesidir. Bir başka deyişle ‘Birleştirilmiş Sanat Egitimi yöntemi’ni kullanarak izleyiciye uygulamalı çalışmaların ne ölçüde etkilediği ve uygulama problemlerinin belirtilmesi bu çalışmanın en önemli amaçlarından biridir. Tek boyutlu, yada çok boyutlu veriler üzerinde düşünme, tartışma ve yeni araştırma olanakları sağlamaktır.
Etnosentrik bireyler diğer sosyal toplulukları kendi sahip olduğu belirli etnik grup veya kültüre göre özellikle dil, yaşayış, adet ve dine göre değerlendirmesidir. Bu etnik ayrımlar ve alt ayrıştırmalar her bir etnikliğin kendi benzersiz kültürel kimliğinin tanımlanmasına hizmet eder. Etnosentrik görüşler uç noktalarda çatışmalara neden olabilir. Siyasi bağdaşmazlıklar, savaş, terörizm ve hatta soykırımlarla sonuçlanabilir
Etnosentizm, bir kültürün içinde toplanmayı kayıtsız gerekli görür. Bu gerçekleşmeye başladığı anda ortaya iç ve dış grup çıkar. İç gruplar sürekli dayanışma içindedir. Kendi dışındakilere husumet beslerler. Besledikleri bu husumetler karşılıklı rekabet içinde sürüp gider. Dış gruplara sürülen bu düşmanca rekabetler iç gruplarda grup ahlakını, fedakarlığı ve sadakati güçlendirir. Bunun sonunda kesin ve değişmez yargı ortaya çıkar.
Etnosentrizm terimi William G. Sumner tarafından insanların kendi grupları ile diğerlerini ötekileştirmeleri üzerine yayınlanmıştır. William G. Sumner, bu terimi daha çok gurur, kibir, bir grubun inançlarının diğerlerininkine üstün görme tutumu olarak kullanmıştır.
Sosyal psikolojik bir bakış açısından hareketle David Krech ve R. S. Crutchfield ‘tutumu’,“bireyin yaşamındaki bir olaya karşı güdüsel, duygusal, algısal ve zihinsel süreçlerinin kalıcı ve sürekli bir örgütlenmesi olarak tanımlarken; Muzaffer Sherif “zihinsel, güdüsel ve davranışsal sistemler olarak tutumların, dış dünyamıza ilişkin süreklilik niteliğine sahip varsayımlar olduğunu, dış dünyanın işleyiş biçimi ve insanlar hakkında edinilen birtakım düzenli beklentileri, inançları içerdiğini, neyin doğru neyin yanlış, neyin kaçınılır olduğu konusunda insanlara yol gösterdiğini”savunmaktadır. Bu tanımda tutumlar, özellikle bireyin dış dünyasıyla hemen her düzeydeki ilişkilerini ayarlamasına yardımcı olmaları, hatta çoğu zaman bu anlamda belirleyici düzeyde bir role sahip bulunmaları açısından ele alınmışlardır.
Muzaffer Sherif, tutumları kendi içinde sınıflandırırken toplumsal tutumların önemli bir kategori oluşturduğunu, bu kategori içinde de “benlik tutumları”nın diğerlerinden büyük ölçüde farklılık gösterdiğini ileri sürmektedir.
Muzaffer Sherif’e göre “benlik tutumları” kişinin “ben” (ego) sistemini oluşturan yapılardır. Bu yapılar bireyler arası farklılıkların belirgin biçimde sergilenmesine yardımcı olurken hem bireylerin birbiriyle ilişkilerinin düzenlenmesinde etkili olmaktadırlar. Bu arada bireyler arası farklılıklarda belirleyici olan kişilik özelliklerinin oluşmasında da yine benlik tutumlarının önemli bir etkisi vardır. Özellikle “benlik” tutumları duygusal ağırlıklıdır ve davranışları yönlendirmede etkindirler, bu nedenle güdüleyici bir güç de oluştururlar.
Yukarıda verilen farklı yaklaşımlar ve bakış açılarından da görüldüğü üzere her bir düşünür ya da araştırmacı tutum kavramını kendi uğraş alanı açısından ele almakta ve tanımlamaktadır. O nedenle bir tanımda ağırlıklı olarak yer verilen öğelere bir başka tanımda ya daha arka planda yer verilmekte ya da hiç yer verilmemektedir. Bu gibi farklılıklar da biraz önce belirttiğimiz gibi tanımı yapan kişinin içinde yer aldığı
bilimsel disiplinin gereklerinden, kuramsal ve yöntembilimsel dayanaklarından kaynaklanmaktadır. Biz de burada onların her birinden yararlanarak daha kapsamlı ve belki de birleştirici bir tutum tanımı yapmak isteyebiliriz. Filmde konuşan her etnik gruba mensup bireyin kendine ya da çevresindeki herhangi bir nesne, toplumsal konu, ya da olaya karşı deneyim, bilgi, duygu ve güdülerine dayanarak örgütlediği zihinsel, duygusal ve davranışsal bir tepki ön eğilimidir.
Burada sözü edilen toplumsal konu bir birey, bir ürün ya da bireyin yarattığı herhangi bir şey olabilir. Burada önemli olan nokta, bireyin sahip olduğu deneyimleri, bilgi birikimini, duygularını ve güdülerini nasıl bir örgütlenme içerisinde birbiriyle ilişkilendirdiğidir. Yani bireysel düzeydeki örgütlenme yapısıdır önemli olan. Örgütleme belli değerlendirme süreçlerine bağlı olduğuna göre, söz konusu deneyimler, bilgiler, duygular ve güdüler biçim değiştirdikçe aralarındaki ilişki biçimi, dolayısıyla örgütlenme biçimi de değişir. Buna bağlı olarak tutumlarda da değişim ortaya çıkar. Gençliğinde değişimci fikirlere açık olan biri, yaşının ilerlemesi, yaşam koşullarının iyileşmesi ya da aile kurumu içerisinde başkalarının sorumluluğunu alması ya da paylaşması süreci içerisinde değişimci fikirlerden giderek uzaklaşır. Diğer yandan önyargılar, dolaylı ve yanlış bilgilenmeler sonucunda belli bir konu, durum ya da kişiye ilişkin geliştirilen birtakım tutumlar, doğru ve yeterli bir bilgilenme süreciyle birlikte değiştirilebilir. Filmde de tam bu noktada çok önemli işaretlerle yansımaları görülmektedir. Diğer yandan kişi eğer kapalı ve katı kurallarla, değerlerle, inançlarla kuşatılmış bir toplumsal ve kültürel
ortamda yetişmişse, bu kapalılık ve katılık onun kişilik özelliklerine de yansır. Bu da bireyi değişimlere kapalı ve dirençli hale getirir. Buda film hazırlanma aşamasında bazı kimliklerin saklanması, konuşmama ve korkular bunları çok güzel yansıtmaktadır.
Tutumlardaki tutarsızlıklar gevşek veya iki yönlü duygulardan kaynaklanabilir, örneğin bir tutumun duygusal ve zihinsel öğeleri çeliştiğinde, davranış tutarlı olmayabilir. Birey aynı uyarana karşı bazen tutumunun duygusal, bazen de zihinsel
çekiminin etkisiyle eyleme veya eylemsizliğe yönelerek iki yönlü çekim altında kalabilir veya esnek davranabilir. Bu süreç bireyin o andaki psikolojik alanını oluşturan unsurlardan başlayarak karmaşık bir süreç izler.
Modernizm, çağdaş sanatçıya özgün değerler ve anlamlar evreni kurma olanağı sağlamıştır. Yönetmen Zafer Özgentürk, geleneksel değerleri yorumlamak/dönüştürmek ilkesinden hareketle kendi başvuru metnini filminde ki anlatı üzerinden üretmiştir. Geleneksel olanın yeniden okunuşu sanatçı açısından tarihsel bağlamın önermiş olduğu resimsel değerlerle bir uzlaşmacı/çatışma ilişkisini zorunlu kılar ve geleneksel değerlerin yeniden okunuşuyla üretilen özgün anlam katmanlarının kurgulanması olarakta tanımlayabilir. Genç yönetmen bunu başarı ile ‘Süveydiye’nin Çiçekleri’ filminde yansıtmıştır. Tıpkı bir resmin dilini, özünü değiştirmeden, doğal bir gelişmenin sonucu gibi, dışavurum ve sembolizmin getirdiği ruhsal bunalımı eserlerine taşıması gibi. Hemde ilmek ilmek.
Göstergebilimsel dörtgende yer alan kavramlar anlatıcı, kahraman ya da uzamsal bakış açısına göre incelenebilir. Bazen bunlardan biri ya da birkaçı dörtgen üzerinde üst üste getirilerek yeni anlamlara ulaşılabilir. Filmin bazı sahnelerinde anlatılan, parçalanan hayatlar göçler, sıkışmışlık, çaresizlik, siyasi düşüncelerin insan hayatları üzerinde yarattığı mutsuzluklar, gerçek insani duygulardan mahrumiyetleri açık açık hatırlatılmaktadır.
Psikolojik alan,belirli bir anda bireyin psikolojik varlığının bir kesiti olarak tanımlanabilir. Bu alan sadece o anda var olan şeyleri kapsar.
Psikolojik alanın oluşturucu ve örgütleyici öğeleri:
- Kişinin dış fiziki çevresi,
- Kişinin iç fizyolojik durumu,
- Geçmiş yaşam denemeleri, olarak sıralanabilir. Bu öğeler dinamik
bir bütünlük içerisinde psikolojik alanı oluştururlar. Psikolojik alan Levin’in Gestalt’çı görüşü etkisinde geliştirilen bir kavramdır. Bireyin, belli bir konuya ilişkin tutum oluşturması için o konu ile doğrudan ilişkiye girmesi gerekmeyebilir. Dolaylı yollardan (medya, başka insanlar, kitaplar vb. araçlar) edinilen bilgilerle de bireylerin belli konu ve durumlar hakkında birtakım tutumlar oluşturması olasıdır. Nitekim çoğu zaman hakkında belli tutumlara sahip olduğumuz durum ve konularla doğrudan bir ilişki içine girmemiz olanak dışıdır. Filmde de anlatıldığı gibi, her farklı grup ile ilgili çeşitli öyküler anlatılır ve bunların belki birçoğu da yanlıştır, ama bu anlatılanlardan hareketle hemen her tutum, o etnik kökenleri kıran üzen birtakım tutumları içerir.
Dolaylı yollardan edinilen bilgilerin zaman zaman bireylerde yanlış yargıların oluşmasına, dolayısıyla da yanlış yönelimli tutumların biçimlenmesine neden olduğu gözlenmektedir. Örneğin, kalıp yargılara (stereotip) dayanarak oluşturulan tutumların çoğu genelde bu yanılsama ve yanlış yönelme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Film de o etnik kökenleri kıran üzen birtakım tutumları farklı farklı her birey, toplumda karşılaştıkları yanlış yönelimli tutumlardan şikayetlerini dile getirirken; Yönetmen Zafer Özgentürk de yaşadığı deneyimlerini,daha doğrusu ‘önalgılamaları’ o etnik kökenleri kıran üzen tutumların düzeltilmesi için ‘Süveydiye’nin Çiçekleri’ filmi ile farkındalıkları biraraya getirerek, dolaylı olarak ışık tutmak istemektedir.
“Önalgılama” bireyin o anda yaşamakta olduğu bir deneyimi, geçmiş deneyimlerin birikimleriyle birlikte özümleyerek yeni bir zihinsel bütüne ulaşmasıdır. Bu bilgi kütlesine verilen ad “önalgısal kütle”dir. Algılamada, bu kütlenin kapsadığı bilginin azlığı ya da çokluğu, anlamlandırmada önemli bir etkendir. Algılamayı etkileyen nedenlerin başında, etkili uyarı ile karşılaşmadan önceki dönemde, konu ile ilgili yaşam deneyimlerinin bulunup bulunmaması gelir. Organizmanın, o an‘daki
“şey” ile daha önce karşılaşıp/karşılaşmaması, organizmanın algılamasını etkiler, yani algılamayı kolaylaştırır/zorlaştırır.
Etrafımızdaki dünyayı gördüklerimizle algılarız. Kültürel inanç, değer, yargı, ve davranışlarımız bize etrafımızdaki dünyayı nasıl algılayacağımızı gösteren öğelerdir. Bir kültürde bir işin yapılışı ‘doğru ‘kabul edilsede, bir başka kültürde doğru olmayabilir.Bu durumda karşımızdaki kişiyi yargılamak ve doğruyu bulmak için kültürler arası iletişim becerilerine gereksinim vardır. Küreselleşme bir yandan insanları diğer kültürlerlerle tanıştırırken, bu karşılaşma sonucunda birbirlerini sevmeyi sağlayamazken, ulusların birbiri hakkında sahip olduğu düşünceleri değiştirmemektedir. Kafalarda yapıştırılılmış etiketleri değiştirmek kolay kolay değişmediğini ‘Süveydiye’nin Çiçekleri’ filmiyle de gerçek dillerden gösterilmektedir.
Süveydiye’nin Çiçekleri’ filmi, geçmiş deneyimlerin birikimleriyle birlikte özümleyerek, her ne kadar yeni bir zihinsel bütüne ulaşması yönünden önemli olsada, filmdeki bilginin/bilgilerin yeterliliği, anlamlandırmalar ve uyarılar izleyicisinin tepisine bırakılmıştır. Bu nedenle, gerçekci değerlendirmeler ve yeni tutumlar kazandırması açısından önemlidir. Farklı insan tiplerinin ortaya koyduğu çeşitlemelerle yönetmen yaratıcılığını filmde ortaya koyarken, toplumsal değişim için de önyargılardan arınmaya bir kapı aralamıştır.
Mark Twain’in söylediği gibi, tek bir eleştirmen varsa o da kamuoyudur ve onun fikirleri herşeyden önemlidir.
İyi sanat eğitimi almamış olan insanların yeterli olup olmadıklarını düşünsek bile onlarında eleştiri faaliyetlerine katıldıklarını unutmamalıyız. Çünkü eleştirel fikirler nasıl sanatçıları etkiliyorsa, kamuoyunun da eleştirileri sanatçıları etkileyecektir.
Ancak, gözden kaçırmamamız gereken bir anlayışı da bir eleştirmen olarak yazmadan/söylemeden edemiyorum. Günümüzde geleneklerden bağımsız aidiyet biçimleri oluşuyor. Proje kimlikler oluşuyor, oluşturuluyor. Hiçbir anlam sistemini temsil etmeyen sosyalleşmeler yaşanıyor. Medya iletişiminin, medyatik kültürün küreselleşmesi, yerel kültürleri değersizleştiriyor. Değişimi anlamak için, yerel ötesi topluluklar, kültürler, sosyal ağlar, ufuklar, anlamlar ve ilişkiler etrafındaki yeni gelişmelerle ilgili ciddi çözümlemeler yapmak gerekiyor. İletişim süreçlerinin yerel bağlamların ötesinde şekillendiği bir dünyada, yerel kategorilerin geçersiz hale gelebildiğini görmek/anlamak da gerekiyor.
Ne dersiniz?
Salime Kaman
Leave a Reply